‘Bebek ve Çocuk Sağlığı’ Kategorisi için Arşiv

SINAV KAYGISI BUNALTMASIN!

Pazartesi, 03 Eylül 2007

Öğrencilerin hayatlarının her döneminde karşılarına çıkan sınavlar beraberinde sınav kaygısını da getiriyor. Okul sınavları, OKS, ÖSS derken öğrenciler sınav stresinin bunaltıcı etkise giriyor. Sınav kaygısı ve etkileri ve sınav kaygısı ile baş etmenin yolları�

Kaygı, kişinin bir uyaranla karşı karşıya kaldığında yaşadığı, bedensel, duygusal ve zihinsel değişimlerle kendini gösteren bir uyarılmışlık durumudur. Sınav kaygısı ise sınav öncesi öğrenilen bilginin sınav sırasında kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun duygu halidir diyor Sema Hastanesi�nden psikolog Zeynep Elif Özkan.

Sınav Kaygısının Nedenleri

� Ailenin beklenti düzeyinin yüksek olması,

� Hedefi gözünde büyütme

� Başarısızlık ve sınav sonuçları hakkında saplantılı düşünceler

� Çalışma zamanını dağınık ve plansız kullanma

� Verimsiz çalışma alışkanlıkları

� Sınavın kötü geçeceğine inanma

� Sınav esnasında yanlış kodlama ve hata yapma düşüncesi

� Sorumlulukları erteleme

� Başarısız değerlendirilme korkusu

� Dikkati toplayamama

� Aşırı heyecanlı olma korkusu

Sınav kaygısının, fiziksel ve duygusal belirtiler verebileceğini söyleyen Psikolog Zeynep Elif Özkan, belirtileri anlattı.

� Fiziksel belirtiler: Kaygının oluşturduğu fizyolojik uyarım sonucu bedenden gelen ve bedenin olağan işleyiş dengesinin dışına çıktığı mesajını veren sinyallerdir. Karın ağrısı, bağırsak hareketlerinde değişme (ishal, kabızlık), mide şikayetleri, nefes darlığı, kalp çarpıntısı, hızlı nefes alıp verme, terleme, titreme, baş ağrısı, baş dönmesi, huzursuz uyku, kabus görme, aşırı uyku, ya da uykusuzluk, yorgunluk belirtileri, yeme alışkanlıklarında değişme (iştahsızlık ya da aşırı yeme) organize olamama ve konsantrasyon bozukluklarıdır.

� Duygusal belirtiler: Endişe ve performansa yönelik zihinsel bir süreçtir. Sınav sonucuna ilişkin olumsuz düşünce, inanç ve beklentilerden oluşur. Sinirlilik, karamsarlık, hayal kırıklığı, korku, mutsuzluk, tedirginlik, beklentilere cevap verememekten kaynaklanan huzursuzluktur.

Sınav kaygısıyla başa çıkma önerileri

� Düşünce ve buna bağlı olarak duygu ve davranış biçiminizin objektif gerçeklere dayandırılması gerekir. Kendi kalıplaşmış düşüncelerinizin farkına varıp bu düşüncelerin alternatiflerini geliştirme sınav kaygısıyla başa çıkmanın önemli bir bölümüdür.

� Değerlendirmeleriniz ve yaklaşım biçiminiz problemi çözmenize dolayısıyla size yardımcı olmalıdır. Duygusal ve davranışsal tepkileriniz eğer problemi çözmenize yardımcı olmuyorsa yaklaşım ve yorumlayış biçiminiz gerçekçi değildir. Sağlıklı bir yaklaşım biçiminin çatışma ve gerginlik yaratmayan türden olması gerekir.

� Yapanı değil yapılanı değerlendirmek gerekir. Yani kendi kişiliğinizin değil, o dersteki bilgi birikiminizin değerlendirildiğini gözden kaçırmamak gerekir.

� Gereklilikler �meli, - malılar, kanunlar yerine tercihleriniz olmalıdır. Aksaklık ya da hatalar arzu edilmez. Ancak bu eksiklikler ve hatalar elinizi kolunuzu bağlayıp kilitlenmeyi değil olumlu bir şekilde yaklaşarak, akılcı bir şekilde öğrenmemizi sağlayan araçlardır.

� Çevrenizin sizinle ilgili değerlendirme ve eleştirileri elbette ki önemlidir. Ancak yaptıklarınızdan hareketle kişiliğinizle ilgili değerlendirme ve yargılara varılıyorsa bu onların hatasıdır.

� Etkili ders çalışma tekniklerini öğrenerek uygulamalısınız.

� Zamanı etkili kullanma yöntemlerini uygulayarak, kişisel gereksinimlerinize önem verin

� Stresten uzaklaşacak sosyal aktivitelere zaman ayırın.

� Sıkıntılarınızı paylaşacak insanlarla birlikte olun.

� Fiziksel egzersizler yapın. Bu egzersizler adrenalin tükenmesini ve seratonin üretilmesini sağlar.

� Düzenli beslenin, uyku düzeninize dikkat edin.

� Sınavın yaşamın ve öğrenmenin bir parçası olarak görün. Sınavı ölüm kalım meselesi olarak algılamayın.

� Tüm bunları gerçekleştirmek için çaba harcıyor ancak kendi kendinize sınav kaygınızla başa çıkamıyorsanız bir uzman desteği almanız gerekebilir. Bu konuda destek alın.

(YENİDOĞAN) SARILIK

Pazartesi, 03 Eylül 2007

Zamanında doğmuş bebeklerin yaklaşık yüzde 60 ı doğum sonrası ilk hafta içinde sarılık geçirirler ve bu oran prematüre bebeklerde yüzde 80 e çıkar.Sarılık (cildin sarı bir renk alması) kendi başına bir hastalık olarak meydana gelmez; daha çok, yeni doğmuş bebeğin karaciğerinin henüz olgunlaşmamış olması nedeniyle metabolizmadaki bilirubin yüzünden meydana gelir. Dolayısıyla, bilirubin cilde vurur ve sarımsı bir renk verir.

Bazı bebekler doğuştan sarılıktır, bazısı da, sarılık meydana getiren duruma bağlı olarak doğumdan sonra sarılık olur. Doğuştan gelen ya da doğumdan 24 saat sonra ortaya çıkan sarılık, kanama, sepsis (kanda meydana gelen bir enfeksiyon) ve bebekle anne arasında kan uyuşmazlığı gibi ciddi bir problem nedeniyle meydana gelebilir. Eğer doktorunuz bu olasılıklardan şüpheleniyorsa, özel kan testleri yapılacaktır.

Tipik olarak çoğu bebek doğduktan iki ya da üç gün sonra sarılık olur. Bu, fizyolojik sarılık olarak adlandırılır ve nedeni, olgunlaşmamış karaciğerin bilirubini metabolizmadan atmakta yeterli olmaması ile birlikte fetusa ait kırmızı kan hücerelerinin bozulmasıdır.

Doğumdan sonraki ilk hafta içinde fakat üçüncü günden sonra meydana gelen sarılık, bir enfeksiyon yüzünden meydana geliyor olabilir.

Bir bebeğin doğumundan sonraki ilk haftadan sonra sarılık olmasının nedeni anne sütü (her ne kadar böyle bir durum anne sütüyle beslenen ve normal zamanında doğmuş 200 bebekten 1 inde meydana geliyorsa da) ya da kalıtımsal kan veya karaciğer hastalıkları olabilir. Sarılığın ilk ay boyunca ortadan kalkmaması durumunda, bunun nedeni karaciğer anormalliği, ciddi bir enfeksiyon ya da enzim yetersizliği olabilir.

Doktorunuz yeni doğmuş bebeğinizi sarılık belirtileri olup olmadığını anlamak için dikkatle muayene edecektir. Eğer bebeğinizin sarılığı gittikçe artıyorsa, doktorunuz bilirubin konsantrasyonunun ölçülmesi için periyodik kan testleri yaptırmanızı önerebilir.

Çoğu fizyolojik nedenli sarılık geçiren bebekler çok az bir tıbbi gözleme gereksinim duyarlar. Genellikle bir hafta, en çok 10 gün içinde sarılık durumu ortadan kalkar. Bununla beraber, fizyolojik sarılığın ciddiyeti ırksal ya da etnik kökenden çok etkilenmektedir; normal zamanında doğmuş Çinli, Japon, Koreli ve Amerikan Kızılderili bebekleri bu durumdan daha ciddi oranda etkilenmektedirler.

Eğer bebeğinizde önemli oranda fazla miktarda bilirubin varlığı sözkonusu ise bebeğiniz yüksek yoğunluklu ışıkla (fototerapi) tedavi edilebilir. Bilirubin ışığı emer; safra ve idrar şeklinde vücuttan atılır. Bu tedaviye bilirubin miktarı bebeğin sağlığı açısından güvenli bir düzeye düşürülünceye kadar devam edilir.

Fototerapinin (ışık tedavisi) yan etkisi olarak vücutta ciltte kızarıklık, sıvı dışkılama ve su kaybı meydana gelir.

SAFRA KANALI TIKANMASI (YENİDOĞAN)

Pazartesi, 03 Eylül 2007

Safra kanalı tıkanması (safra kesesi yolunun kapalı olması) az rastlanan bir konjenital (doğuştan gelen) kusurdur ve tahminen 50.000 ila 75.000 bebekte 1 ortaya çıkmaktadır. Yeni doğmuş bir bebekte kara sarılık ile safra kanalı tıkanıklığını birbirinden ayırmak çok güçtür. Eğer karaciğer testleri normal ise teşhisi teyit için bir de karaciğer biyopsisi yapılabilir.Safra kanalı tıkanması olan bebeklerde, diğer karın bölgesi anormallikleri de daha fazla olur. Bebeğin dışkısı safrasızdır ve karaciğeri anormal derecede büyüyebilir.

Eğer bebeğinizde safra kanalı tıkanması varsa, doktorunuz tıkanıklığın kesin yerini belirlemek için bir keşif ameliyatı yapabilir. Tıkanıklık nadiren cerrahi olarak düzeltilebilir. Bununla beraber, Kasai hepatoportoenterostomi olarak adlandırılan bir operasyon ile barsaklara özel bir bağlantı yapmak suretiyle safranın boşaltılması yoluna gidilebilir. Basarı elde edilebilmesi için ameliyatın bebek 3 aylık civarında iken yapılması çok önemlidir.

Safra kanalı tıkanıklığı olan çocuklar, ameliyat sonrasında bile inatçı bir karaciğer yangısından şikayetçi olurlar. Bazılarına daha sonra karaciğer nakli gerekebilir.

RAŞİTİZM

Pazartesi, 03 Eylül 2007

Raşitizm kemiklerde kalsiyum depolanmasının yetersiz olmasına bağlı olarak ortaya çıkan şekil bozukluklarına verilen genel addır. Nedenleri çeşitlidir. Her yaşta görülebilir. En sık olarak görülen, dolayışıyla raşitizm denilince ilk akla gelen D vitamini eksikliğine bağlı olarak süt çocukluğu döneminde gelişen raşitizmdir.
D vitamini eksikliği neden olur?

D vitamini diğer vitaminlerin çoğundan farklı olarak besinlerle alınmasının yanında güneş ışığının yardımı ile ciltte yapılır. Ciltte yapılan bu D vitamini vücudun gereksinimini karşılayan temel kaynaktır. Besinlerle alınan ya da ciltte yapılan vitamin D karaciğerde ve böbreklerde bir dizi işlemden geçerek etki gücü en yüksek olan D vitamini şekline dönüşür. D vitamini eksikliği de bu aşamalardan herhangi birindeki bir soruna bağlı olarak gelişebilir; Güneş ışığına yeterince maruz kalmamak, D vitamini ve kalsiyumdan zengin besinler almamak, barsaklardan emilim bozukluğu, karaciğer ya da böbrek yetersizliği gibi. Bunlara ek olarak, uzun süreli olarak kullanılan bazı ilaçlar da D vitamini metabolizmasını etkileyerek raşitizme yol açabilir. Epilepsi (sara hastalığı) tedavisinde kullanılan difenilhidantoin (epdantoin) ve fenobarbital (luminal) bu ilaçlar arasında yer alır.

Vitamin D hangi besinlerde bulunur?

Eğer besinler özel olarak D vitamininden zenginleştirilmemişse, genellikle sıradan bir beslenme günlük gereksinimi karşılamaya yetmez. Bunun istisnası balık ürünleri özellikle balık yağıdır.

Anne sütünde yeterince D vitamini var mıdır?

Anne sütündeki D vitamini miktarı 12-60 IU civarındadır. Bu miktar günlük D vitamini ihtiyacı olarak saptanan 400 IU�e kıyasla azdır. Anne sütündeki D vitamininin daha kolay emildiği, dolayısıyla daha etkin olduğu ileri sürülse de, bugün anne sütünün tek başına süt çocuğunun D vitamini gereksinimini karşılamayacağına inanılmaktadır. Bu durum özellikle annede D vitamini eksikliği varsa daha büyük önem taşır. Ana rahminde fötusun D vitamin ihtiyacı annenin depolarından karşılanır. Fötus doğumdan sonra kendini bir süre idare edebilecek kadar D vitaminini de çeşitli dokularında depolar. Eğer annede D vitamini depoları yeterli değilse bebek ya D vitamini eksik olarak, ya da yetersiz D vitamini depolamış olarak doğar. Bu durum da doğumdan sonra yeterli D vitamini alınmaz ya da yeterince güneş ışığına maruz kalınmazsa D vitamini eksikliğine bağlı raşitizmin oluşmasını kolaylaştırır.

Raşitizmin belirtileri nelerdir?

Raşitizmin belirtileri yaşa göre değişir. En sık görüldüğü dönem olan ilk yaş içerisindeki belirtiler kandaki kalsiyum ve fosfor düzeylerinin düşüklüğüne bağlıdır. Bu belirtiler; sebebi izah edilemeyen huzursuzluk gibi müphem belirtilerden havale geçirmeye kadar değişir. Raşitizmli bebeklerin kasları gevşek ve güçsüzdür. Bu nedenle geç oturur, geç emekler ve geç yürürler. Buna karşın zeka gelişimleri bu durumdan etkilenmez. Nedeni bilinmeyen ve hastalıkla ilişkisi kesin olarak gösterilmemiş ama anneler tarafından sıkça söylenen bir belirti de baş terlemesidir.

Raşitizmin diğer belirtileri ise kemiklerde kalsiyum birikiminin yetersizliğine bağlıdır. Bıngıldak yaşa göre büyüktür ve kapanması gecikir. El ve ayak bilekleri geniştir. Kaburgaların üzerinde tespih tanesi gibi şişkinlikler fark edilebilir. Göğüs kafesinin alt kısmında oluk benzeri bir çökme oluşabilir. Diş çıkması gecikir. Raşitizmli çocukların alınları geniş ve belirgin, karınları ise şiş gözükür. Eğer hastalık tedavi edilmezse büyüme yavaşlar ve bir süre sonra çocuk boyca yaşıtlarına göre geri kalır. Çocuk yürümeye başladıktan sonraki en önemli bulgu bacaklardaki eğriliktir (O ya da V bacak).

Bu belirtilerin önemli bir kısmı raşitizme özgü değildir. Bununla beraber bu belirtilerin bir kaçı bir araya gelirse raşitizm bulunup bulunmadığına ilişkin tetkiklerin yapılması gereklidir.

Raşitizmin vitamin D eksikliği dışında ortaya çıkması mümkün müdür?

Evet. Raşitizm nadir de olsa başka durumlarda da ortaya çıkabilir. Bu durumlar ya böbrek hastalıklarına ya da doğuştan beri bulunup belirtilerini daha geç dönemde veren genetik/ailevi bozukluklara bağlıdırlar. Bu hastalıkların sonuçları ve tedavisi her birine özgü olduğu için, vitamin D eksikliğine bağlı raşitizmden ayırt edilmesi önemlidir.

Raşitizm nasıl teşhis edilir?

Çoğunlukla klinik bulgular teşhis için yeterli olmakla beraber kesin teşhis için ya kemik filmi çekilmesi ve/veya kan tahlili ile kalsiyum, fosfor ve alkalen fosfataz düzeylerinin ölçülmesi gerekli olacaktır.

Raşitizmin tedavisi zor mudur?

Raşitizmin tedavisi oldukça kolaydır. Tedavinin esası eksikliğin giderilip, depoları doldurmaya yetecek D vitamininin verilmesinden ibarettir. Tedavi çok nadir durumlar dışında ağız yolu ile verilir. D vitamini her gün günlük ihtiyacın 5-20 misli dozda (2000-8000 IU/gün) ve iki ila üç ay süre ile verilir. Bir başka tedavi yolu da yüksek doz D vitamininin (600 000 IU) bir defada ağızdan verilmesidir. Her iki tedavinin de kendine özgü avantaj ve dezavantajları olup, hangi tedavinin seçileceği kararı hekim tarafından verilmelidir. Eğer kalsiyum eksikliğine bağlı belirtiler ağırsa ve kalsiyum düzeyleri düşükse tedaviye ağız yolu ile kalsiyum verilmesi de eklenir.

Raşitizm tedavisinin riskli yanları var mı dır?

D vitamini eğer gereğinden uzun veya fazla dozda kullanıldığı takdirde D vitamini zehirlenmesi denilen, böbrek yetmezliği ve ölüme kadar gidebilecek bir hastalığa yol açabilir. Bu nedenle D vitamini tedavisinin hekim kontrolünde uygulanması gereklidir.

Raşitizmden korunulabilir mi?

Evet. Raşitizmden korunmanın temel koşulu gebe ve emzikli annelerle çocukların yeterince güneş ışığına maruz kalmalarının sağlanmasıdır. D vitamini yapımını sağlayan ultraviyole ışını pencere camından geçmez. Bu nedenle arzu edilen yararın sağlanabilmesi için güneş ışığına direkt olarak maruz kalınması gereklidir. Amerika Birleşik Devletleri�nde yapılan bir çalışmada sadece bez bağlı olarak haftada 10 dakika, baş, yüz, el ve ayaklar açık olarak haftada 2 saat güneş ışığında bulunmanın korunmak için yeterli olduğu gösterilmiştir. Bununla beraber, biz bu sürenin yarı çıplak olarak günde 10 dakikadan, giysili olarak günde 30 dakikadan daha fazla olması gerektiğine inanmaktayız. Annelerin bebeklerin en önemli D vitamini kaynağı olduğu akılda tutulmalı ve gebe ya da emzikli kadınlar da benzer şekilde güneş ışığına maruz kalmaya çalışmalıdırlar. Bu durum dini inanışlar nedeni ile kadınların örtündüğü ülkemizde çok daha önemlidir.

Yukarıdaki korunma tedbirlerine ek olarak, ağız yolu ile D vitamini verilmesi ile de korunma mümkündür. Annelerde D vitamin eksikliği riski de göz önünde tutularak, anne sütü alan tüm çocuklara günde 400 IU D vitamini verilmelidir. Hazır mama ile beşlenen çocuklarda bu mamalar yeterince D vitamini içerdiği için böyle bir uygulamaya gerek yoktur. D vitamini verilmesi anne sütü kesildikten sonra da devam etmeli ve en az 1 yıl süre ile uygulanmalıdır. Bu noktada, anne sütünün ilk dört ile altı ay içerisinde D vitamin içeriği dışında çocuğun büyüme ve gelişmesi için tek başına yeterli olduğunu hatırlamak, diğer yararları göz önünde tutulduğunda anne sütünün bebek için en iyi besin olduğunu bir kez daha vurgulamak yararlı olacaktır.

Diğer bir önemli korunma yolu da, en sık tüketilen besinlerin, daha hazırlanma aşamasındayken D vitamini yönünden zenginleştirilmesidir. Bati ülkelerinde 1930�lu yıllardan beri sürdürülen bu uygulama bir miktar başlangıç yatırımı gerektirse de kolay ve ucuz bir yöntemdir. Sadece süt ve ekmeğin D vitamini yönünden zenginleştirilmesi yalnız raşitizmin değil, ileri yaşlarda D vitamini eksikliği sonucu artan kemik erimesi (osteoporoz) ve buna bağlı kırık riskinin de azalmasına hizmet edecektir.

D vitamini ile ilgili yanlış inanışlar var mıdır?

Başlangıçta da söz edildiği gibi D vitamini eksikliğinde diş çıkması gecikebilir. Bu nedenle dişlerini çıkarmakta geciken tüm çocuklarda D vitamini verilmesinin yararı olduğu inanışı yaygındır. �Diş iğnesi� adı ile hekim önerisi dışında kullanılan yüksek doz D vitamini enjeksiyonları yukarıda belirtildiği gibi D vitamini zehirlenmesinin ciddi sonuçlarına neden olabilir. Diş çıkmasında gecikmenin çok değişik nedenleri olabilir. D vitamini eksikliği bunlardan sadece biridir. Altta yatan esas neden bilinmeden diş çıkması geciken her çocuğa yüksek doz D vitamin verilmesi yanlıştır.

PREMATÜRE BEBEKLERDE İLERİ YAŞLARDAKİ SORUNLAR

Pazartesi, 03 Eylül 2007

ABD de yapılan bir araştırmada, prematüre doğan kişilerin yetişkinliklerinde de gelişme sorunlarıyla karşı karşıya kaldıkları ortaya çıktı. New England Journal of Medicine dergisinde yayınlanan araştırma, 1.5 kilonun altında doğan 242 kadın ve erkek arasında yapıldı.Araştırmada, kontrol grubunda bulunan ve normal kiloda doğan 233 kişiye oranla bu kişilerden daha azının lise mezunu olduğu belirlendi. Düşük kilolu bebeklerin IQ�larının daha düşük, kör, sağır ve felç olma olasılıklarının yüksek olduğu saptandı. Araştırmaya katılan düşük kilolu doğan kişilerin yüzde 51�inin IQ�sunun normal olduğu, yüzde 74 ünün liseyi bitirdiği, yüzde 25�ininse yüksek okula devam ettiği belirtildi. Normal kiloda doğanların ise yüzde 83�ünün liseyi bitirdiği, yüzde 40�ının yüksek okula devam ettiği bildirildi.

Ancak araştırmada, çok düşük kilolu doğanların uyuşturucu ve alkol bağımlılığı gibi riskli davranışlara girmeleri olasılığının da düşük olduğu belirlendi. Bu kişilerin cinsel olarak da daha az aktif oldukları saptandı. Doğan bebeklerin yüzde biri 1.5 kilonun altında oluyor. 2.5 kilo ve yukarısı, normal doğum kilosu olarak kabul ediliyor.

PREMATÜRE BEBEKLER

Pazartesi, 03 Eylül 2007

Prematüre (erken doğmuş) bir bebek, 35 haftalık normal doğum süresinden önce doğmuş bir bebek olarak tanımlanır. “Prematüre” sözü bebek bekleyen çoğu anne babayı çok üzer, gerçekten de yakın bir zamana kadar prematüre bebeklerin hayatta kalma şansı normal zamanında doğmuş bebeklere nazaran çok düşüktü.Bununla beraber düşük kilolu bebeklerin bakımı alanındaki son gelişmeler, prematüre bebeklerin hayatta kalma şansını büyük oranda artırmıştır. Hayata başlamak kolay değildir; ancak sayıları gittikçe artan yasayan bebekler prematürelik sorununun kolaylıkla üstesinden gelinebileceği gerçeğinin kanıtıdırlar.

Prematüreliği birçok faktör etkileyebilmektedir. Yetersiz beslenmiş, anemik, ya da doğum öncesinde çok az ya da hiç bakım görmemiş kadınlar prematüre bebek doğurmaya daha elverişlidir. Genç yaşlarda hamile kalmak ve sigara içmek kadar, kısırlık geçmişi olmak, ölü doğum yapmış olmak, düşük yapmış olmak ve başka prematüre doğumlar yapmış olmak da prematüre bebek doğurma şansını artırmaktadır.

Erken doğum sancısının başlama nedeni genellikle başka faktörlerden kaynaklanmaktadır. Plesantanın erken ayrılması, rahim anormallikleri ya da gelişmekte olan ceninin ağırlığını taşıyamayacak derecede zayıf bir rahim boynu erken dcğum için neden olabilmektedir. Bunlara ilaveten annedeki idrar yolu enfeksiyonları da prematüre bir doğum yapmaya yol açabilmektedir.

Prematüre doğum ihtimalini azaltmak için önceden araştırma yapmalı ve düzenli doğum öncesi bakımınızı ihmal etmemelisiniz. Eğer problem hamilelik esnasında meydana gelirse, derhal doktorunuza başvurmalısınız. Zamanından çok önce doğmuş bir bebek, yaşam için esas teşkil eden vücut sistemlerini yeterince geliştirememiştir. Dolayısıyla, bebeğe korunma altına alınmış bir çevre içerisinde daha fazla gelişme imkânını tanımak doktorların, çoğunlukla bir neonatologistin (yeni doğmuş hastalıklı bebeklerin bakımı üzerine eğitim görmüş doktor) ve yeni doğan yoğun bakım birimlerindeki bakım personelinin görevidir.

Kural olarak, bebek anne rahminde ne kadar uzun süre kalırsa, dışarıda yaşamak için de o kadar şanslı olmakta, daha az komplikasyonlarla karşılaşmakta ve yalnız hayatta kalma şansı artmakla kalmamakta aynı zamanda uzun süren yetersizlik problemleri ile de karşılaşmamaktadır.

Her zaman olmamakla birlikte genellikle bebeğin büyüklüğü yaşının göstergesi omaktadır. örneğin, 26 haftalık bir gebelik neticesinde dünyaya gelmiş bir bebek 32 haftalık olarak doğmuş bir bebeğe nazaran çok daha küçük olma eğilimindedir.

Her ne kadar büyüklük önemli ise de, yeni doğmuş bebeğin gebelik yaşı ne kadar büyük olursa hayatta kalma şansı da o kadar büyük olmaktadır. Dahası, gebelik yaşı doğum esnasında ne kadar küçük olursa doğum ağırlığı da o derece düşük olmakta ve bebeğin beyin felci, öğrenme güçlükleri ya da görme ve işitme problemleri gibi nörolojik veya gelişmeye ilişkin handikaptan da daha fazla olmaktadır.

Prematüre doğumla birlikte birçok problem ortaya çıkmaktadır. En büyük problemlerden birisi hiyalin zarı hastalığı ile sonuçlanan bir durum olan az gelişmiş ciğerlerdir. Bu hastalık yeni doğum sonrası ölümlerinin önemli bir yüzdesine neden teşkil etmektedir.

Hiyalin zarı hastalığı olan bir bebek solup alıp verebilmek için akciğerlerini yeterince kullanmakta güçlük çekmektedir. Bunun nedeni ağır derecede solunum ızdırabıdır. Prematüre bebek ne kadar küçükse hiyalin zarı hastalığının olması ihtimali de o derece artmaktadır. Erkekler bu hastalığa kızlardan daha eğilimlidir ve siyah ırktan olan bebekler beyaz bebeklere nazaran daha çok etkilenmektedir.

Eğer çocuğunuzda bu hastalık varsa genellikle doğumdan hemen sonra kendini belli eder. Bu durumda bebeğiniz daimi bakıma ve soluk borusuna yerleştirilmiş bir tüp vasıtasıyla oksijen verilmesine gereksinim duyacaktır. Bunda amaç, bebeğin ciğerlerinin gelişmesine imkân tanırken, yeterli oksijen alış verişini, kan dolaşımını ve beslenmeyi sağlamaktır. Çoğu durumlarda, bu, 10 gün ila 2 hafta arasında olur. (Daha ayrıntılı açıklama için Bkz. Solunum Bozuklukları).

Prematüre doğumla birlikte ortaya çıkan diğer problemler arasında kalp bozuklukları ve diğer doğuştan gelen anormallikler, zatürre, düşük kan şekeri konsantrasyonu (hipoglisemi), anemi ve enfeksiyon sayılabilir.

Prematüre olarak doğmuş bebekler, vücut ısılarını muhafaza etmekte yardımcı olan kuvöz içine alındıkları yeni doğum yoğun bakım birimlerine (Bkz. Solunum ve Yoğun Bakım Birimleri) alınırlar. Çok az miktardaki vücut yağı ve kalbin düzenlenmesi için gerekli mekanizmanın az gelişmesi gibi unsurlar prematüre bebeklerin vücut ısılarını muhafaza edebilmelerini engeller. Çoğu prematüre bebekler emme refleksini henüz geliştirmemişlerdir ya da emmek işlevini yapabilecek kadar güçlü değildirler. Bu tür bebekler yemek borularından sokulan bir tüp ya da ağızlarına konan bir tüp vasıtası ile midelerine gıda verilmek suretiyle beslenirler. Bazı prematüre bebekler de sindirim enzimlerini geliştirmemişlerdir, bu yüzden damardan beslenmeleri gerekir.

Bu başlangıç beslenmeleri iyi yapıldığı takdirde, bu bebekler genellikle gerek mama gerekse annenin memesinden sağılan süt ile biberondan beslenebilirler. Emme refleksi geliştiğinde, normal bakım başlayabilir. Günümüzde yeni doğan bakım birimlerinde anne ve babanın katılımının sağlanmasına yönelik büyük bir eğilim vardır. Anne ve babalar bebeklerinin yanında kalmaya hatta bebekleri tüpler, kablolar, kucaklamayı olanaksız kılan diğer donanımlar içerisinde iken ona dokunmaya bile teşvik edilmektedirler. Mümkün olduğu surette, anne ve babaların bebeklerini beslemesine ve bezini değiştirmesine müsaade edilmektedir. Bebekleri kuvözde iken bazı anne ve babalar bebeklerine kitap okumakta, müzik çalmakta yada kuvözün içine kendi resimlerini koymaktadırlar.

Nihayet birgün bebeğinizin doktoru onu eve götürmenize izin verir, o zamana kadar bebek birkaç haftalık hatta aylık olmuştur. Bu çok heyecan verici bir andır; aynı zamanda korku ve endişe de vardır.

Sayısız anne babanın üstesinden geldiği gibi siz de üstesinden gelebilirsiniz. Emin olmalısınız ki, bebeğiniz hastaneden, doktorlar çıkması, gerektiğine karar vermeden, çıkartılmış olmayacaktır. Dahası, bebeğin gereksinim duyacağı özel bakımla ilgili yeterli bilgiler size verilmiş olacaktır. Herhangi bir sorunuz olduğunda ya da yardıma gereksinim duyduğunuzda ise yalnızca bir telefon yeterlidir. Sakin olmaya çalışın. Çok güç bir aşamadasınız. Ebeveyn olmanın mahsûllerini artık toplayabilirsiniz.

PREMATÜR VE DÜŞÜK DOĞUM AĞIRLIKLI BEBEKLER

Pazartesi, 03 Eylül 2007

Düşük kilolu bebeklerin IQ�larının daha düşük, kör, sağır ve felç olma olasılıklarının yüksek olduğu saptandı.ABD�de yapılan araştırmaya göre, prematüre doğanlar, yetişkinliklerinde de gelişme sorunlarıyla karşı karşıya kalıyor.

ABD�de yapılan bir araştırmada, prematüre doğan kişilerin yetişkinliklerinde de gelişme sorunlarıyla karşı karşıya kaldıkları ortaya çıktı. New England Journal of Medicine dergisinde yayınlanan araştırma, 1.5 kilonun altında doğan 242 kadın ve erkek arasında yapıldı.

Araştırmada, kontrol grubunda bulunan ve normal kiloda doğan 233 kişiye oranla bu kişilerden daha azının lise mezunu olduğu belirlendi. Düşük kilolu bebeklerin IQ�larının daha düşük, kör, sağır ve felç olma olasılıklarının yüksek olduğu saptandı. Araştırmaya katılan düşük kilolu doğan kişilerin yüzde 51�inin IQ�sunun normal olduğu, yüzde 74�ünün liseyi bitirdiği, yüzde 25�ininse yüksek okula devam ettiği belirtildi. Normal kiloda doğanların ise yüzde 83�ünün liseyi bitirdiği, yüzde 40�ının yüksek okula devam ettiği bildirildi.

Ancak araştırmada, çok düşük kilolu doğanların uyuşturucu ve alkol bağımlılığı gibi riskli davranışlara girmeleri olasılığının da düşük olduğu belirlendi. Bu kişilerin cinsel olarak da daha az aktif oldukları saptandı. Doğan bebeklerin yüzde biri 1.5 kilonun altında oluyor. 2.5 kilo ve yukarısı, normal doğum kilosu olarak kabul ediliyor.

PORFİRİ (PORPHYRIA)

Pazartesi, 03 Eylül 2007

Heme pigmenti (renkli madde) adı verilen ve hemoglobin (eritrosit (kırmızı kan hücresi) içerisinde bulunur), miyoglobin (kırmızı kas hücresi içerisinde bulunur) ve sitokrom adı verilen maddelerin üretiminde temel maddelerden olan maddelerin üretimindeki anormalliklerin ortaya çıktığı bir grup kalıtsal hastalıklara porfiri adı verilir.Akut intermittan porfiri; herediter koproporfiri; konjenital eritropoietik porfiri; eritropoietik protoporfiri adı verilen tipleri gözlenebilir.

Porfiri hastalarının üç temel özelliği vardır: (1) fotodermatit (ışığa hassasiyet ve buna bağlı kızarıklıklar), (2) nöropsikiyatrik (sinirsel ve psikolojik) şikayetler ve (3) karın ağrısı ve kramplar gibi bulgular.

Porfiri hastalığı, otozomal dominant (baskın) veya otozomal resesif (çekinik) olarak çocuklara geçebilir. Geçişin tipi ebeveyndeki porfiri tipine bağlıdır. Bazı porfiri tipleri çocukluk döneminde ortaya çıkarken, bazıları ergenlikte ve bazıları da yetişkin yaşlarda ortaya çıkar.

Klasik bir akut porfiri atağında genellikle çok şiddetli karın ağrısını takiben kusma ve kabızlık takip eder. Akut atak sırasında kişilik değişiklikleri ile birlikte uzuvların uçlarında karıncalaşma ve hissizlik, kuvvetsizlik, paralizi, duyu bozuklukları ve kas ağrıları meydana gelebilir. Bu akut ataklar hayatı tehdit edici olabilir; kan elektrolit (sodyum, potasyum gibi) dengesizlikleri, kan basıncında düşme ve şok gelişimi gözlenebilir.

Atak sonrasında idrarda kırmızılık meydana gelebilir. Konjenital eritropoietik porfiride, idrar sürekli kırmızıdır.

Güneş ışığına maruz kalındığında, ciltte kızarıklık, ağrı, sıcaklık hissi, su toplanması ve şişlik meydana gelebilir. Meydana gelen bu değişiklikler yavaş yavaş düzelir ve sıklıkla görünüm bozukluğuna neden olan nedbe dokusu veya renk değişikliği bırakarak düzelir.

Belirtiler ve Bulgular

- kırmızı idrar

- dişerde anormal renkler

- güneşışığına karşı aşırı duyarlılık

- güneşışığına bağlı ciltte su toplanması

- güneşışığına bağlı ciltte ödem (şişme)

- fotodermatit

- kramp tarzında karın ağrıları

- kabızlık

- kusma

- kol ve bacaklarda ağrı

- sırt ağrısı

- kişilik değişiklikleri

- karıncalanma ve hissizlik

- kas ağrıları

- kas zayıflığı ve paralizi

- çarpıntı

- derin tendon reflekslerinin kaybolması

- elektrolit değişiklikleri (sodyum seviyesinde düşme - hiponatremi)

- böbrek fonksiyonlarında azalma (idrar testleri ile yapılır)

Tanıda Kullanılan Analizler

- kan biyokimyası

- serum kreatinin

- kreatinin klerensi

- BUN

- serum potasyum

- arterial kan gazları

- kanda porfirin ölçümleri

- enzim testleri (üroporfirinojen dekarboksilaz, protoporfirinojen oksidaz, porfobilinojen PGB deaminaz, koproporfirinojen oksidaz, ALA dehidrataz, üroporfirinojen III kosentaz, ferroşelataz)

- idrarda Watson-Schwartz testi

- Hoesch testi (yüksek PBG miktarının ölçümü)

Tedavi

Akut Atak Tedavisi

- elektrolit dengesinin sağlanması ve devamı

- kan gazlarının takip edilmesi

- hastaya karbohidrat verilmesi (serum glukoz şekinde olabilir)

- ağrının giderilmesi

- ajitasyon ve huzursuzluk için hastanın sedatize edilmesi (yatıştırıcı ilaç)

- hipertansiyon için propranolol verilmesi

- intravenöz hematin (damar içine) verilmesi

Uzun Süreli tedavi

- alkolün tüm türlerinden uzak durun

- atağa neden olabilecek ilaçlardan uzak durun

- bol karbonhidratlı diyet alın

- güneş ışığından uzak durun

- cildinizi yaralanmalardan özellikle koruyun

- beta-karoten alın (havuç)

- splenektomi (dalağın çıkarılması) gerekebilir

Porfiriler hayatı tehdit eden hastalıkalrdır; ancak iyi bir tedavi ve bakım ile hasta uzun süre sorunsuz dönemler geçirebilir.

Gelişebilecek Problemler

- İlerleyici kas paralizileri

- solunum yetmezliği

- safra taşları

- şekil ve görüntü bozuklukları

- koma

PNOMOTORAKS (YENİDOĞAN)

Pazartesi, 03 Eylül 2007

Her çocuk ciğerleri çökük olarak doğar, ciğerlerin doğumdan sonra birkaç nefeste şişmesi ve bebeğin solup alıp vermeye başlaması doğumun olağanüstü yönlerinden birisidir. Bununla beraber, ciğerleri ilk defa şişirebilmek için dikkate değer basınç değişimleri meydana gelir. Bazen akciğerler her yöne bir çırpıda şişmezler ve basınç değişikliği henüz taze olan akciğer hava keseciklerine (alveoli) kırılmalara yol açar. Bu kırıklar, ciğeri çevreleyen ve göğsün iç duvarını oluşturan alanlar arasındaki ince zarlara (plevra) hava sızmasına neden olurlar. Bu alana (ki, plevral boşluk diye adlandırılır) büyük oranda hava sızması durumunda, ciğerler çöker (pnömotoraks) ve soluma güçleşir.Belirtiler

- Artan aktivite;

- Nefes alıp verme kısalığı;

- Hızlı ve hırıltılı soluma;

- Dudakların ve tırnak altlarının mavimsi bir renk alması (siyanoz)

- Ciğerlerin aniden çökmesi (Acil Durum).

Teşhis

Eğer az miktarda hava sızarsa, bebek artmış oranda aktivite gösterecek ve nefes kısalığı, hızlı ve hırıltılı soluma, siyanoz (mavi dudaklar ve tırnak altları) meydana gelecektir. Bununla beraber, eğer fazla oranda hava sızmışsa, bu durumda ciğer aniden çökecektir. Bebeğin doktoru bu durumda sızıntının nerede olduğunu belirlemek için göğüs röntgeni alınmasını isteyebilir.

Pnömotoraks, eğer akciğerler aniden sönerse çok tehlikeli olabilir. Fakat çoğu vakalarda, sızan hava oranı azdır ve kendi kendine absorbe olmaktadır (emilmektedir).

Tedavi

Bazen hiçbir tedavi uygulamak gerekmez. Kimi zaman, bebeğe soluması için 1 ila 2 saat süreyle yüzde 100 oksijen vermek suretiyle pnömotoraks düzeltilebilmektedir. Ciğerlerin aniden sönmesi durumunda, acil bir önlem olarak, göğüs içine kaçmış olan havaların çıkartılması gerekebilir. Bu işlem, göğüs duvarı ile akciğerler arasındaki boşluğa bir boru sokmak suretiyle yapılır.

PİŞİK

Pazartesi, 03 Eylül 2007

Pişik; alt bezinin bebeğinizin tenine temas ettiği noktada hafif kabartılı bir kızarıklık biçiminde ortaya çıkar. İlerlemiş durumlarda, içi su dolu kabarcıklar ve buna benzer biçimde bebeğe acı veren deri değişiklikleri görülebilir. Eğer pişik infekte olursa bu deri döküntüleri parlak kırmızı bir renk alabilir ve genişleyebilir. Bu döküntüler bezin temas alanının dışına çıkarak yayılabilir. |Pişiğin nedeni genel olarak derinin tahriş olmasıdır.
- Bu tahrişin nedeni alt bezinin küçük gelmesi, çok sıkı bağlanmış olması ya da gerekli sıklıkta değiştirilmemesidir.
- Eğer kumaş alt bezi kullanıyorsanız bu bezleri temizlemek için kullandığınız sabun ve temizleyiciler de tahrişe neden olabilir.
- Aynı zamanda kullanıp atılan tipte hazır alt bezlerinin bazıları veya bebeğinizin altını temizlemek için kullandığınız hazır ıslak bezler de tahrişe neden olabilir.
- Alt bezinin üzerine bebeğe giydirilen sentetik esaslı giyecekler alt bezinin temas ettiği alanda ısı ve nemin yükselmesine neden olur.
- Tahriş olmuş derinin ısı ve neminin yükselmesi ise bazı mikropların üremesi için ideal ortamı yaratır. Bu durumda pişik “infekte” olur. Eğer pişik infekte olmuşsa bu genellikle bir mantar infeksiyonudur ve buna neden olan da genellikle Candida adıyla bilinen bir mantardır. Böyle bir durumda aynı zamanda deriyi etkileyen başka mikroplar da (bakteriler) olabilir. Infeksiyon pişiğin tedavisini daha güç bir hale getirebilir.
Pişiğin Önlenmesi ve Tedavisi
- Temel kural; alt bezinin kapladığı alanın temiz, kuru ve serin tutulmasıdır. Bu nedenle bebeğin alt bezi sıklıkla değiştirilmeli ve olabildiğince altı açık tutulmaya özen gösterilmelidir. Böylece bebeğin teni hava aldıkça kuruyacaktır. Uyku sırasında bebeğin altını kumaş bezle bağlamak geçerli bir yöntemdir. Bu durumda bebeğin altı uykuya daldıktan hemen sonra kontrol edilmeli ve ıslaksa hemen değiştirilmelidir. Bu kontrolün bebeğin uykuya dalmasından hemen sonra yapılmasının nedeni bebeklerin idrarlarını genellikle bu arada yapmalarıdır.
- Doktorunuz size kısa bir süre için kortizonlu bir preparat önerebilir. Ancak borik asit, kamfor, fenol, metil salisilate veya benzoin tinktür içeren herhangi bir bileşiği doktorunuz özel olarak önermediği sürece kullanmamalısınız, bu bebeğinizin cildine zarar verebilir.
- Şayet bebeğinizin pişiği infekte olmuşsa doktorunuza danışın.
- Pişik durumunda talk pudrası ve mısır nişastası önerilmez; talk pudrası bebeğinizin ciğerlerine zarar verebilir, eğer bir mantar infeksiyonu varsa mısır nişastası bunu kötüleştirebilir.
- Eğer kumaş alt bezi kullanıyorsanız bezleri yıkadıktan sonra 15 dakika kadar kaynatarak tüm mikropların ölmesini ve kimyasal maddelerin uzaklaştırılmasını sağlamalısınız.
-Bazı hazır alt bezleri içerdikleri emici bir jel sayesinde derinin kuru kalmasını sağlayabilirler. Bu tip alt bezlerinin kullanımı bazı bebeklerde pişik oluşmasını önleyebilir.
- Ancak unutulmaması gereken en önemli nokta alt bezlerinin sıklıkla değişmesi gerektiğidir.
- Bebeğinizin alt bezini saat başı kontrol edin ve ıslandığı zaman hemen değiştirin.
- Alt bezi değişiminde bebeğinizin altını dikkatle temizlemelisiniz. Bu temizliği yaparken ılık, çok hafif sabunlu veya duru su kullanabilirsiniz.
- Bebeğinize yeni alt bezi bağlamadan önce altının iyice kuruduğundan emin olmalısınız.
- Bebeğinizin cildini nemden korumak için çinko oksit içeren kremler, A ve De vitamini içeren kremler veya vazelin kullanabilirsiniz.
- Alt bezinin üzerine sentetik malzemeden yapılmış giysiler giydirmeyin
- Eğer pişik devam ediyorsa kullandığınız alt bezinin tipini, alt temizliğinde kullandığınız “ıslak” mendilleri veya sabunu değiştirmelisiniz.
- Eğer kumaş alt bezi kullanıyorsanız bu bezleri yıkadıktan sonra kimyasal maddelerden ve mikroplardan arındırmak için en az 15 dakika süreyle kaynatmalısınız.
Aşağıdaki Durumlarda Doktorunuza Müracaat Edin:
- Pişik bebek henüz 6 haftalık iken ortaya çıkarsa,
- Içi su dolu kabarcıklar ve küçük yaralar oluşmuşsa,
- Bebeğinizin ateşi varsa,
- Bebeğiniz kilo kaybediyor veya her zamanki kadar yemiyorsa,
- Içi su veya cerahat dolu büyükçe kabartılar meydana çıkmaya başlamışsa,
- Kırmızı döküntüler kollara yüze veya saçlı deriye doğru yayılıyorsa
- Yukarıdaki tedavi önerilerini bir haftadır uyguladığınız halde durumda herhangi bir düzelme görülmüyorsa hemen doktorunuza başvurun!|Yukarıdaki Bilgilerin Hazırlanmasında Bazı İlaç Firmalarına Ait Dokümanlardan Yararlanılmıştır.