Eylül 2007 için Arşiv

TIRNAK YEMEK IQ YU OLUMSUZ ETKİLİYOR

Pazartesi, 03 Eylül 2007

Bilim adamları, tırnak yiyen çocukların IQ�larının olumsuz etkilenebileceğini bildirdi. Araştırmacılar, riski, toz ve toprakta doğal olarak bulunan ve tozlu ortamlarda oynayan çocukların tırnak içine dolan kurşuna bağlıyor. Kurşun zehirlenmesinin çocuklarda gelişim sorunlarına yolaçtığı biliniyor.Rusya�daki Ural Çevresel Salgın Hastalıklar Bilimi Merkezi araştırmacıları, tırnak yiyen çocukların kurşun zehirlenmesi riski taşıdığını da belirtti. Araştırmacılar, riski, tozlu ortamlarda oynayan çocukların tırnak içlerine toplanan, toz ve toprakta doğal olarak bulunan kurşuna bağladı. Kurşun zehirlenmesinin, çocuklarda gelişim sorunlarına yol açtığı biliniyor. Daha önceki araştırmalar, kurşunun sinir sistemini de etkileyebildiğini ortaya koymuştu. Ural bölgesindeki kentlerde yaşayan çocuklar üzerinde araştırma yapan bilim adamları, çocukların üçte ikisine yakınında kurşun seviyesinin yüksek olduğunu gözledi.

Bilim adamları, kurşun değerlerinin yüksek olmasında, çocukların evlerinin işlek yollara yakınlığı, toprak, kar ya da boya yeme alışkanlıklarının yanı sıra tırnak yeme alışkanlığının da önemli etken olduğunu saptadı.

(YENİDOĞAN) TIRNAK BAKIMI

Pazartesi, 03 Eylül 2007

Yeni doğmuş bir bebeğin, özellikle ilk defasında, tırnaklarını kesmek çok korkutucu olabilir. Bu yüzden anne ve babalar bebeklerinin tırnağını kesmeyi mümkün olduğu kadar geciktirmelidirler.Fakat tırnaklarının uzamasına gereğinden fazla izin verildiğinde bebekler kendilerini tırmalayabilirler.

İyi bir tırnak makası edinin, ideal olarak tırnak makasları bebeklerin etlerine zarar vermeyecek yapıda olmalıdır. Küçük manikür makasları çok işe yarayabilir. Bazı anne babalar normal tırnak makası kullanmayı tercih ederler.

Bebeğin tırnaklarını uykuda iken kesmek daha kolaydır; çünkü bebek bu esnada hareketsizdir. Bununla beraber, yüzü koyun yatan bebeklerin tırnaklarını kesmek kolay olmayabilir.

Bu işi bebeğiniz uyanıkken yapmak isterseniz, ondan hiç yardım beklemeyin. Bebeğiniz daha makası ortaya çıkardığınız andan itibaren huysuzluğa başlayacaktır. Bebeğinin tırnaklarını keserken onu incitmekten korkan heyecanlı bir anne ya da baba ise bu durumdan daha da heyecanlanacaktır.

En iyisi bu işi iki kişiyle birlikte yapmaktır. Bu yüzden bebeğinizin tırnağını keserken ellerini tutacak birinin yardımcı olmasını sağlamalısınız.

TELEVİZYON DİKKAT DAĞINIKLIĞINA NEDEN OLABİLİYOR

Pazartesi, 03 Eylül 2007

Bir-üç yaşında çok televizyon izleyen çocuklar okul çağında dikkat dağınıklığı çekiyor, kafaları çabuk karışıyor!Çok küçük yaşta televizyon izlemek, ileriki yaşlarda konsantrasyon sorununa yol açıyor. ABD de 1375 çocuk arasında yapılan araştırma, bir-üç yaşlarında televizyon izleyen çocukların, okul çağına geldiğinde dikkat toplamakta zorlandığını gösterdi.

Seattle daki Çocuk Hastanesi ve Bölge Tıp Merkezi nin yürüttüğü araştırma, okul öncesi dönemde çocukların günde televizyon izledikleri her saatin gelecek yaşamlarında yüzde 10 luk bir dikkat dağılımına neden olduğunu gösterdi. Araştırmanın, televizyon izlemenin dikkati yoğunlaştırma süresini kısalttığına ilişkin bulguları desteklediği ve Amerikan Pediatri Akademisi nin iki yaşından küçüklere asla televizyon izlettirilmemesi yönündeki tavsiyesini haklı çıkardığı belirtildi.

Bir-üç yaş arasındaki iki grup çocuk üzerinde yapılan araştırma, televizyonun çocukları aşırı şekilde uyardığını ve gelişmekte olan beyinlerini sürekli olarak yeniden şekillendirdiğini ortaya çıkardı. Hükümetin desteklediği araştırmada ailelere çocukların TV izleme alışkanlıkları ve yedi yaşına geldiklerinde dikkat bozukluğu yaşayıp yaşamadıklarına dair sorular soruldu. Sürekli TV izleyen çocukların konsantrasyon zorluğu çektiği, durmaksızın ve düşünmeden hareket ettiği ve çabucak kafalarının karıştığı belirtildi.

Araştırmaya göre, ABD de bir yaşındaki çocukların yüzde 36 sı hiç TV izlemiyor. Günde bir- iki saat televizyon izleyen çocuk oranı yüzde 37. Bunların da yüzde 10-20 sinde dikkat sorunu yaşama riski yüksek. Günde üç-dört saat televizyon izleyen yüzde 14 lük kesimin ise hiç televizyon izlemeyen çocuklara göre dikkat bozukluğu riski yüzde 30-40 artıyor.

Üç yaşındaki çocuklarda televizyon izlemeyenlerin oranı sadece yüzde 7. Amerikan Pediatri Akademisi, sosyal, duygusal ve zihni yeteneklerini olumsuz etkilediği için iki yaş altındaki çocuklara asla televizyon izlettirilmemesi uyarısında bulunmuştu.

SÜNNET OLMAK AIDS RİSKİNDEN KORUYOR

Pazartesi, 03 Eylül 2007

Dünya Sağlık Örgütü, sünnetin 10 yılda 300 bin kişiyi AIDS olup ölmekten kurtarabileceğini açıkladı.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Afrika da sayıları milyonlara ulaşan HIV ve AIDS vakalarının önüne geçmek için sünnet olunmasını tavsiye etti.

Dünya Sağlık Örgütü dün yayınladığı ayrıntılı raporda Müslümanlık dininin temel geleneklerinden biri olan sünnetin gelecek 10 yıl içinde 300 bin kişiyi ölümden kurtaracağı belirtildi.

Sünnet olmanın AIDS virüsü kapma riskini azalttığını söyleyen uzmanlar, yaklaşık 2 milyon yeni enfeksiyon vakasının da bu sayede önlenebileceğini söylüyor. Uzmanlar sünnetin bu etkisinin virüsün kolayca etkili olabileceği ve bulaşabileceği deri tabakasının penisten ayrılması sayesinde oluştuğunu belirtiyor. Sünnet sonrası ise AIDS virüsleri deri üzerinde kendilerine tutunacak daha az yer buluyor. HIV virüsü şimdiye kadara 25 milyon ölüme neden oldu. 40 milyon kişi de halen virüsü taşıyor. WHO sünnetin korunma etkisinin en çok Afrika daki farklı kabileler arasında yapılan karşılaştırmalarda ortaya çıktığını söylüyor.

SÜNNET AIDSE KARŞI KORUYOR

Pazartesi, 03 Eylül 2007

“The Lancet” dergisinin son sayısında çıkan makaleye göre, Kenya ve Uganda da yürütülen iki araştırma, sünnetle AİDS arasındaki ilişki konusunda daha önce Güney Afrika da yapılan araştırmayı doğruladı.

Kenya nın Kisumu bölgesinde 18 ila 24 yaşlarında 1391 i sünnetli 2784 erkek arasında yapılan araştırma, sünnetli erkeklere virüsün bulaşma riskinin en az yüzde 53 az olduğunu gösterdi. Uganda nın Rakai bölgesinde 15 ila 49 yaşlarında 4996 erkek arasında yürütülen araştırma da, enfeksiyon riskinin sünnetlilerde en az yüzde 51 daha az olduğuna işaret etti.

Kara kıta büyük bir AIDS sorunu ile yaşıyor. Göründüğü kadarı ile hastalığın tedavisinin ve yayılmasının önlenmesi kolay değil. Son yapılan çalışmalar AIDS ile mücadelede sünnetin tahmin edilenden daha büyük bir başarıya sahip olduğunu gösterdi.

İkisi Kenya�da bir tanesi Uganda�da gerçekleştirilen iki yeni çalışma sünnetin HIV virüsü riskini yarıdan daha fazla oranda azalttığını gösterdi. Daha önce Güney Afrika�da yapılan çalışmada da benzer başarı oranları tespit edilmişti.

Çalışma sonuçları saygın tıp dergisi The Lancet dergisinin son sayısında yayınlandı. Kenya�daki çalışmaya 2784 kişi katıldı. Bu kişilerden 1391 tanesi sünnetli geri kalan 1393 kişi ise sünnetsiz idi ve bu kişiler araştırmacılar tarafından iki yıl süre ile takip edildi.

Uganda�da çalışmaya alınan kişilerin oranı aynı ancak rakam biraz daha yüksek ve yaklaşık beşbin kişi… Her iki çalışmada da sünnetli erkeklerin iki yıllık takip süresi içinde AIDS virüsüne yakalanma oranlarının sünnetsiz olanlara göre dramatik şekilde düşük olduğu ortaya çıktı.

Çalışmalar Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü tarafından desteklenmişti. İlginç olan bir nokta gerçekte planlanan çalışmanın süresinin daha uzun olmasına rağmen ikinci yılda elde edilen sonuçların sünnetin etkinliğini net ve bilimsel bir şekilde ortaya çıkarması çalışmanın sonlandırılmasına neden oldu.

Halen her beş yetişkinden bir tanesinin HIV virüsü taşıdığı Güney Afrika�da sünnetten elde edilen sonuçların daha önce uygulanan �yoğun aşılama programı�ndan elde edilen faydalar kadar iyi olduğu ortaya çıktı. Daha ileri bilimsel veri elde etmek isteyenler için çalışmaların bilgileri aşağıda verilmiştir.

“Male circumcision for HIV prevention in young men in Kisumu, Kenya: a randomised controlled trial.”

Robert C Bailey, Stephen Moses, Corette B Parker, Kawango Agot, Ian Maclean, Prof John N Krieger, Carolyn FM Williams, Prof Richard T Campbell, and Jeckoniah O Ndinya-Achola.

The Lancet 2007; 369:643-656

“Male circumcision for HIV prevention in men in Rakai, Uganda: a randomised trial.”

Ronald H Gray, Godfrey Kigozi, David Serwadda, Frederick Makumbi, Stephen Watya, Fred Nalugoda, Noah Kiwanuka, Lawrence H Moulton, Mohammad A Chaudhary, Michael Z Chen, Nelson K Sewankambo, Fred Wabwire-Mangen, Melanie C Bacon, Carolyn FM Williams, Pius Opendi, Steven J Reynolds, Oliver Laeyendecker, Thomas C Quinn and Maria J Wawer.

The Lancet 2007; 369:657-666.

SOLUNUM BOZUKLUKLARI (YENİDOĞAN)

Pazartesi, 03 Eylül 2007

Bebek doğduğu esnada ciğerlerini hızla hava ile doldururken aynı zamanda ciğerlerindeki sıvıyı da dışarı çıkartmak zorundadır. Yeni doğmuş bir bebek, yine aynı zamanda, ciğerlerindeki kanın hacmini de artırmak zorundadır.Yeni doğmuş bebek, bir dereceye kadar, genişledikçe her seferinde açılıp kapanan ciğerlerini kullanmaksızın soluk alıp vermek zorundadır; normal zananında doğmuş bebeklerin çoğu, ciğerleri tamamıyla gelişebilmek için yeterli zamana sahip olduğundan dolayı, bunu kolaylıkla başarabilirler. Bununla beraber, çoğu prematüre doğmuş bebeklerin ve hatta bazı olgunlaşmış gebelik bebeklerinin soluma problemleri vardır.

Yeni doğmuş bebeklerde iki tür solunum bozukluğu ortaya çıkabilmektedir: Tipik olarak prematüre bebekleri etkileyen solunum bozuklukları ve gerek prematüre gerekse olgunlaşmış gebelik neticesinde doğan bebeklerde meydana gelen, geçici hızlı soluma.

Tüm yeni doğum sonrası ölümlerinin önemli bir yüzdesini teşkil eden solunum bozukluğu, ki ayrıca hiyalin zarı hastalığı olarak da adlandırılmaktadır, yeni doğmuş bebeklerin ölümlerinin en büyük nedenidir.

Hiyalin zarı hastalığının ciddiyeti yeni doğmuş bebeğin gebelik yaşı ve doğum ağırlığı ile ilintilidir. Dolayısıyla, bebek daha küçük ve daha prematüre oldukça, hiyalin zarı hastalığına yakalanması olasılığı da o denli artmaktadır.

Bu hastalıkla doğmuş bir bebeğin ciğerlerinde, her nefes alınışında ciğerlerin küçük hava odacıklarının çökmesini önleyen ve yüzey gerginliğini düşürmekte yardımcı olan (sürfaktan olarak adlandırılan) belli amillerden yeterli miktarda yoktur. Dolayısıyla, ciğerlerini genişletebilmek için bebeğin daha fazla basınca gereksinimi vardır.

Solunum bozukluğu belirtileri genellikle doğumdan sonraki ilk birkaç dakika içerisinde anlaşılabilir. Bazı bebeklerde doğum esnasındaki solunum bozukluğu o derece güçlüdür ki, canlandırma işlemi gerekli olabilir. Solunum bozukluğu hastalığının belirtileri hırıtılı soluma, burunsal yangı ve koyu esmer cilt rengidir. Bebek sert ve düzensiz soluk alıp verir. Kesin teşhis için ciğerlerin röntgeni çekilir ve kan testi yapılır. Eğer bebeğiniz solunum rahatsızlığı belirtileri ile doğmuş ise yaşamsal belirtilerinin sürekli olarak kontrol atında tutulacağı bir yeni doğum yoğun bakım biriminde bakım altına alınmaya gereksinim duyacaktır. Bebek, solumayı kolaylaştırmak için ılık ve nemli oksijenle doldurulmuş bir kuvöze yerleştirilir. Gıdası ve gerekli sıvılar damardan verilir.

Bu hastalıkla doğan çoğu bebek solumasına yardım edilmesine gereksinim duyarlar. Böyle bir durumda, bebeğin soluk borusuna bir soluma tüpü sokulması gerekebilir. Solunum bozukluğu belirtileri ile doğmuş bebeklerin bakım altına alınmasındaki amaç, bebeğin ciğerleri yeterince gelişinceye kadar herhangi bir komplikasyon oluşmasını önlemektir. Özel yeni doğum birimlerinin gelişmesi ile ve ileri derecede eğitim görmüş doktorlar ve hemşireler ile birlikte, bu çocukların ölüm oranları da önemli miktarda azalmıştır. Geçici hızlı soluma, olaysız vajinal doğum ya da sezaryen sonrasında ve prematüre ya da olgunlaşmış gebelik bebeklerinde de ortaya çıkabilir.

Bu tür solunum bozukluğuyla doğan bebeklerde, hızlı ve zayıf soluma dışında hiçbir belirti görülmez. Bazı bebeklerde bebeğin cildi az oranda oksijenle ortaya çıkan mavimsi bir dış görünüm alır.

Hiyalin zarı hastalıklı yeni doğmuş bebeklerin aksine, bu bebekler nadiren ciddi derecede hasta görünürler. Dahası, birçoğu 3 gün içerisinde iyileşir.

Tedavi genellikle ciğerlere sıvı kaçmasını önlemek için sürekli olmayan beslemeyi içerir. Kimi zaman eğer bebek ağızdan beslenebilmek için gereğinden fazla soluk alıp veriyorsa, damardan besleme gerekli olabilir. Genellikle başka hiçbir tedavi gerekmez.

SKOLYOZ

Pazartesi, 03 Eylül 2007

Omurgaya önden ya da arkadan bakıldığında görülen eğilmelere skolyoz adı verilir. Normalde vücut yapımızda bu yönde bir eğriliğimiz yoktur. Yandan baktığımızda ise normal eğriliklerimiz görülebilmektedir. Örneğin sırtımızda hafif bir kamburluk (kifoz) ve belimizde de hafif bir çukurluk (lordoz) bulunmaktadır.

2. Skolyoz�un oluşum spesifik bir oluşum nedeni var mıdır? Nedenleri nelerdir?

Skolyoz çok çeşitli nedenlerle ortaya çıkabiliyor. Mesela spastik çocuklarda ya da çocukluk çağında felç geçirenlerde görülüyor. Ancak sıklıkla karşılaştığımız skolyozlar, daha çok 10�lu yaşlarda ortaya çıkan ve nedeni tam olarak halen bilinmeyen (idiyopatik) grupta görülen skolyozlar ile anne karnındaki etmenler nedeniyle ortaya çıkan ve doğuştan itibaren bulgu veren doğumsal (konjenital) skolyozlardır. Birincinin nedenini tam olarak bilmiyoruz. Konjenital skolyoza ise gebelik sırasında geçirilen enfeksiyonlar, şeker hastalığı, bazı vitamin eksikliklerinin neden olduğu düşünülmektedir.

3. Skolyoz�un özellikle görüldüğü belli yaş aralıkları söz konusu mudur?

En sık görülen skolyoz, nedeni bilinmeyen (idiyopatik) tiptir. Erken çocuklukta başlayan tipleri varsa da en tipik başlama ve görülme yaşı ergenlik öncesi yıllardır.

4. Kaç farklı tip skolyoz vardır?

Eğer tüm sınıflandırmadan bahsedersek neredeyse 20 tipe kadar çıkabiliriz. En sık görülenleri idiyopatik, doğumsal (konjenital), ve çeşitli sinir ve kas hastalıklarına eşlik eden (paralitik) skolyoz tipleridir. İdiyopatik skolyoz dışındaki tipler ile günlük hayatta karşılaşma olasılığı düşüktür.

5. Skolyoz daha çok kadınlarda mı erkeklerde mi görülür? Bu konuda yapılmış istatiksel bir bulgu var mıdır elinizde?

Aslında, kız ve erkeklerde görülme sıklığı eşit (Yaklaşık %1). Ancak en sık görülen tip olan idiyopatik skolyoz kızlarda çok daha yüksek bir oranda klinik olarak bulgu verecek büyüklüğe erişmektedir.

6. Çocuklarda görülen skolyoz hangi tip skolyozdur?

Çocuklarda en sık görülen skolyoz idiyopatik tip skolyozdur.

7. Skolyoz�un belirtileri nelerdir? Kendini nasıl ele verir?

Aileler genellikle çocuklarında bir duruş bozukluğu olduğunu fark ediyorlar ama bunun adını koyamıyorlar. Duruş bozukluğu bir omuzun yüksekliği ya da bel girintilerinde asimetri şeklinde görülebilir. Ancak durum, sırtta hafif kamburluk belirince yani oldukça ileri bir dönemde, aile tarafından bir omurga sorunu olarak algılanıyor. Peki çocukta meydana gelmekte olan deformasyonu erken dönemde nasıl tanıyabiliriz? Bunun için kolay ve güvenilir bir test yapılabilir. Çocuğumuza kollarını da aşağıya sarkıtarak öne eğilmesini söyleyelim, eğildiği zaman baş tarafından yada kalçalar tarafından sırtına bakalım. Eğer sırt simetrik ise skolyoz olması ihtimali çok düşüktür. Eğer sağ ve sol arasında birkaç milimetreden fazla fark varsa, o zaman skolyozdan şüphelenip mutlaka Bir doktora başvurmak gerekir.

Anne babalar çocuklarında skolyoz olup olmadığını nasıl anlayabilirler? Nelere dikkat etmeliler?

Bu yaştaki çocuklar ne yazık ki vücutlarını özellikle ailelerinden saklıyorlar, bu nedenle özellikle tutucu ailelerde skolyoz çok geç fark ediliyor. Biraz önce anlattığım test oldukça güvenilir sonuçlar veriyor. Ergenlik öncesi çocuklarda, ergenliğin sonuna dek 6 ayda bir tekrarlanarak yapılabilir.

8. Skolyoz hastası olan bir çocuğun günlük yaşamı nasıl etkilenir? Çocuk ne gibi sıkıntılarla karşı karşıyadır?

Erken dönemlerde, ya da skolyoz eğer ilerlemeden belli bir büyüklükte kalır ise, hayatı hiç etkilemiyor. Zaten çocuklar eğrildiklerini hissetmedikleri için tanı bazen çok geç konulabiliyor. Belli bir dereceden sonra çocuk ve aile görüntü bozukluğunu fark ediyor. Eğer bu ciddi boyutlara varmış ise çocukta bir sakatlık hissi oluşturabiliyor. Ancak çok ileri skolyozlarda, oldukça nadir olarak, göğüs kafesinin daralması nedeniyle kalp ve akciğer sorunları ortaya çıkabiliyor.

9. Çocuklarda görülen skolyozda kaç derecelik eğim oluşmuşsa tehlikeli boyuttadır? Tehlikeleri nelerdir?

Skolyoz eğriliğinin bir ölçümü var ve bu ölçüm sonucunda eğriliğe dereceler veriliyor. 10 dereceden itibaren skolyozun varlığından bahsediliyor, üst sınırı yok, 120-130 dereceye kadar gidebilir. İki tehlike var; birincisi, skolyozun teşhis edildikten sonra ilerlemesi, ikincisi de kalp ve akciğer sorunlarına neden olması. İkincisi için 90-100 dereceyi geçmesi gerekli ki bu oldukça nadir görülen bir durumdur. İlerleme ise gerçek bir tehlike oluşturmaktadır. Buna yol açan ana neden, çocuğun büyümesinin devam etmesidir. Kural olarak skolyoz var ise, çocuk büyüdükçe artmaya devam edecektir.

10. Çocukta skolyoz olduğunun anlaşılmasından itibaren ne tür müdahaleler yapılır? Cerrahi müdahele gerekmeksizin tedavi mümkün müdür? Hangi aşamada cerrahi müdaheleye başvurulur?

Tedavi skolyozun tespit edildiği andaki derecesine ve çocuğun o dönemden sonraki olası büyüme miktarına göre değişir. Ana amaç çocuğun gereksiz bir cerrahi müdahale ile karşılaşmamasıdır. Bu çok ayrıntılı ve farklı doktorlar tarafından farklı anlatılabilecek bir konu ama kısaca kendi uygulamamı anlatırsam; büyümesi tamamlanmış çocuklarda (2 yıldır adet gören), sırtta 50 derece, belde 35 dereceyi aşmadıkça cerrahi müdahaleye gerek yoktur. Çünkü bu durumda skolyozun ciddi bir ilerleme şansı yoktur ve hayatı çok etkilememektedir. Büyümesi devam eden çocuklarda ise her ne kadar genel uygulama 20 dereceyi aşan skolyozda korse tedavisiyse de, ben korse kullanmanın gerçekten çok yararlı olduğundan emin değilim. Bu nedenle kendi hastalarımı kullanıp kullanmama konusunda bilgilendirip serbest bırakıyorum. Halen büyüyen çocukta 40 dereceyi aşan skolyozda, erişkin vücudunu kazanmış hastalarda ise biraz önce belirttiğim sırt ve bel derecelerini aşınca cerrahi müdahale öneriyorum.

11. Günümüzde skolyoz cerrahisinde hangi teknik ve yöntemler uygulanmaktadır? Bu konuda dünya ile karşılaştırıldığında Türkiye nerededir?

Bu konudaki teknolojiyi biz geliştirmiyoruz ama çok yakından izliyoruz. Doğal olarak bu konuda da dünyada çeşitli akımlar geliyor, yükseliyor, bir kısımından zamanla vazgeçiliyor. Şu andaki en etkili olduğu düşünülen uygulama sırttan omurlara vidalar yerleştirilip bunların bir çift çubuk ile birbirilerine bağlanmasından oluşuyor. Bu uygulama Türkiye�nin iyi omurga merkezlerinde yapılabiliyor.

12. Cerrahi müdahale sonrası skolyoz eğrisinin düzelmesi yüzde kaç ihtimaldir? Tamamen düzelir ve çocuk günlük aktivitelerini normal olarak yerine getirebilir diyebilir miyiz?

Şu anda iyi ellerde derece olarak düzelme oranı %70 ila %80 civarındadır. Bu röntgende bakıldığında küçük bir skolyozun olması, ancak çocuğa dışarıdan bakıldığında normal görünmesi anlamına gelir.

13. Cerrahi müdahale sonrası hasta ne kadar zamanda iyileşerek ayağa kalkabilir?

Hasta ilk gün yatağından ayağa kaldırılır. İkinci ya da üçüncü gün tuvalete gidebilecek hale gelir. Genellikle üçüncü gün, kendi kendine yürüyüp tuvalete gider hale gelince taburcu edilir. Birinci aydan itibaren, biraz korunarak, okula devam etmelerine izin veriyorum. Üçüncü ayda yüzme, altıncı ayda koşma, ilk yıldan sonra her türlü spor serbest bırakılır.

14. Ameliyat sonrasında hastanın özellikle dikkat etmesi gereken durumlar nelerdir?

Ameliyat sonrası erken dönemde hastaların çok ağrıları oluyor. Ancak zamanla geçiyor. Biraz önce bahsettiklerim dışında özellikle dikkat gerektiren bir şey yok. Çocuklar zaten ağrıları nedeniyle kendilerini koruyorlar.

15. Çocukta skolyoz oluşumunun doğum ile ilgisi var mıdır? Doğum anı veya hamilelik süresinde yaşanan bir problem çocukta skolyoz�a neden olabilir mi?

Genel olarak bahsettiğimiz idiyopatik tip skolyozun doğumla bir ilgisi yoktur. Gebelikte yaşanan sorunlar, doğumsal (konjenital) skolyoza neden olabiliyor. Konjenital skolyoz, idiyopatikten daha ciddi bir sorundur. Çoğunlukla ameliyatsız tedavi edilememektedir.

16. Skolyoz, Türkiye�deki çocuklarda diğer ülkeler ile karşılaştırıldığında hangi oranda görülür?

Bildiğim kadarıyla Türkiye�deki sıklığı konusunda bir istatistik yok, bu durumda aynı oranda demek durumundayız.

17. Spor ve egzersizin skolyoz üzerindeki etkisi nedir? Egzersiz yapmak sonradan oluşabilecek skolyoz�u önlemede etkili midir? Ya da skolyozlu bir hastanın egzersiz yapması faydalı mıdır? Ameliyat sonrası hasta egzersiz yapmalı mıdır?

Bu sorunun iki parçası var aslında. Sıklıkla skolyoz tanısı alan hastalara hemen bir egzersiz programı önerilir. Ancak egzersizlerin hastalığın ilerlemesini yavaşlattığına ilişkin en ufak bir objektif delil bulunmamaktadır. Bu durum, skolyozlu çocuklar spor yapmamalıdır anlamına gelmiyor. Spor yapan skolyoz hastaları kendi bedenlerini daha iyi algılıyorlar ve özellikle cerrahi operasyon geçirecekler ise cerrahi müdahale sonrasında çok daha kolay normal hayata dönebiliyorlar. Cerrahi müdahale sonrasında zaten spora yapmalarını teşvik ediyoruz. Elbette bu egzersizler belli bir program dahilinde verilmektedir.

Prof. Dr. Emre Acaroğlu, Hacettepe Üniv. Tıp Fak. Ortopedi ve Travmatoloji AD.

SİGARA VE ÇOCUK

Pazartesi, 03 Eylül 2007

Sigaranın hafif etkisi bile çocukta öğrenme yeteneğini azaltıyor.Cincinatti Çocuk Hastanesi uzmanları, Amerika�da 13 milyon çocuğun ikinci derecede sigara etkisi altında kaldığını açıkladı.

Hafif sigara etkisinde kalan çocuklarda bile, öğrenme, okuma, matematik problemlerini çözme gibi yeteneklerin azalabildiği saptandı.

Yaş ortalaması 6-16 olan 4 bin 399 çocuğun kanında, cotinine maddesi (vücuda nikotin girdikten sonra oluşan madde) oranı araştırıldı. Deneklerde düşük dozda cotinine saptayan uzmanlar, daha sonra deneklerin sigara kullanıp kullanmadığını sorguladı. Araştırmada deneklerin son beş yılda sigara kullanmamış oldukları belirlendi.

OKUMA ÜZERİNDEKİ YETENEĞİ AZALTIYOR

Kanlarında cotinine maddesi fazla bulunan çocuklarda, okuma, matematik problemlerini çözme yeteneğinin azalmış olduğu kaydedildi. Sigara etkisinin çocuklarda en fazla okuma üzerindeki yeteneği azalttığı belirlendi.

Araştırmada deneklerde en düşük cotinine oranı, her litre kanda 15 nanogramın altında bulundu.

Günde bir paketten daha az sigara içen biriyle oturan çocuğun kanında, her litrede 1 nanogram cotinine maddesi oluştuğuna işaret eden uzmanlar, bu oranın öğrenme yeteneğinin etkilenmesinde yeterli olduğunu kaydetti.

Sigaranın çocuklarda öğrenme ve yorum yeteneğini azaltmasının, tütünün içindeki çok miktarda bulunan kimyasal maddelerden kaynaklandığı düşünülüyor. ABD�de çocukların yüzde 45�inin evlerinde sigara etkisinde kaldığı, çocukların yüzde 85�inin kanında saptanabilir oranda cotinine maddesine rastlandığı bildirildi.

Uzmanlar, sigara içilen evlerde hava temizleyici cihazların kullanılmasının etkiyi azaltabileceğini düşünüyor.

Konuyla ilgili araştırma raporu, Akademik Pediatrik Kuruluşu konferansında açıklandı.

SINAV KAYGISI BUNALTMASIN!

Pazartesi, 03 Eylül 2007

Öğrencilerin hayatlarının her döneminde karşılarına çıkan sınavlar beraberinde sınav kaygısını da getiriyor. Okul sınavları, OKS, ÖSS derken öğrenciler sınav stresinin bunaltıcı etkise giriyor. Sınav kaygısı ve etkileri ve sınav kaygısı ile baş etmenin yolları�

Kaygı, kişinin bir uyaranla karşı karşıya kaldığında yaşadığı, bedensel, duygusal ve zihinsel değişimlerle kendini gösteren bir uyarılmışlık durumudur. Sınav kaygısı ise sınav öncesi öğrenilen bilginin sınav sırasında kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun duygu halidir diyor Sema Hastanesi�nden psikolog Zeynep Elif Özkan.

Sınav Kaygısının Nedenleri

� Ailenin beklenti düzeyinin yüksek olması,

� Hedefi gözünde büyütme

� Başarısızlık ve sınav sonuçları hakkında saplantılı düşünceler

� Çalışma zamanını dağınık ve plansız kullanma

� Verimsiz çalışma alışkanlıkları

� Sınavın kötü geçeceğine inanma

� Sınav esnasında yanlış kodlama ve hata yapma düşüncesi

� Sorumlulukları erteleme

� Başarısız değerlendirilme korkusu

� Dikkati toplayamama

� Aşırı heyecanlı olma korkusu

Sınav kaygısının, fiziksel ve duygusal belirtiler verebileceğini söyleyen Psikolog Zeynep Elif Özkan, belirtileri anlattı.

� Fiziksel belirtiler: Kaygının oluşturduğu fizyolojik uyarım sonucu bedenden gelen ve bedenin olağan işleyiş dengesinin dışına çıktığı mesajını veren sinyallerdir. Karın ağrısı, bağırsak hareketlerinde değişme (ishal, kabızlık), mide şikayetleri, nefes darlığı, kalp çarpıntısı, hızlı nefes alıp verme, terleme, titreme, baş ağrısı, baş dönmesi, huzursuz uyku, kabus görme, aşırı uyku, ya da uykusuzluk, yorgunluk belirtileri, yeme alışkanlıklarında değişme (iştahsızlık ya da aşırı yeme) organize olamama ve konsantrasyon bozukluklarıdır.

� Duygusal belirtiler: Endişe ve performansa yönelik zihinsel bir süreçtir. Sınav sonucuna ilişkin olumsuz düşünce, inanç ve beklentilerden oluşur. Sinirlilik, karamsarlık, hayal kırıklığı, korku, mutsuzluk, tedirginlik, beklentilere cevap verememekten kaynaklanan huzursuzluktur.

Sınav kaygısıyla başa çıkma önerileri

� Düşünce ve buna bağlı olarak duygu ve davranış biçiminizin objektif gerçeklere dayandırılması gerekir. Kendi kalıplaşmış düşüncelerinizin farkına varıp bu düşüncelerin alternatiflerini geliştirme sınav kaygısıyla başa çıkmanın önemli bir bölümüdür.

� Değerlendirmeleriniz ve yaklaşım biçiminiz problemi çözmenize dolayısıyla size yardımcı olmalıdır. Duygusal ve davranışsal tepkileriniz eğer problemi çözmenize yardımcı olmuyorsa yaklaşım ve yorumlayış biçiminiz gerçekçi değildir. Sağlıklı bir yaklaşım biçiminin çatışma ve gerginlik yaratmayan türden olması gerekir.

� Yapanı değil yapılanı değerlendirmek gerekir. Yani kendi kişiliğinizin değil, o dersteki bilgi birikiminizin değerlendirildiğini gözden kaçırmamak gerekir.

� Gereklilikler �meli, - malılar, kanunlar yerine tercihleriniz olmalıdır. Aksaklık ya da hatalar arzu edilmez. Ancak bu eksiklikler ve hatalar elinizi kolunuzu bağlayıp kilitlenmeyi değil olumlu bir şekilde yaklaşarak, akılcı bir şekilde öğrenmemizi sağlayan araçlardır.

� Çevrenizin sizinle ilgili değerlendirme ve eleştirileri elbette ki önemlidir. Ancak yaptıklarınızdan hareketle kişiliğinizle ilgili değerlendirme ve yargılara varılıyorsa bu onların hatasıdır.

� Etkili ders çalışma tekniklerini öğrenerek uygulamalısınız.

� Zamanı etkili kullanma yöntemlerini uygulayarak, kişisel gereksinimlerinize önem verin

� Stresten uzaklaşacak sosyal aktivitelere zaman ayırın.

� Sıkıntılarınızı paylaşacak insanlarla birlikte olun.

� Fiziksel egzersizler yapın. Bu egzersizler adrenalin tükenmesini ve seratonin üretilmesini sağlar.

� Düzenli beslenin, uyku düzeninize dikkat edin.

� Sınavın yaşamın ve öğrenmenin bir parçası olarak görün. Sınavı ölüm kalım meselesi olarak algılamayın.

� Tüm bunları gerçekleştirmek için çaba harcıyor ancak kendi kendinize sınav kaygınızla başa çıkamıyorsanız bir uzman desteği almanız gerekebilir. Bu konuda destek alın.

(YENİDOĞAN) SARILIK

Pazartesi, 03 Eylül 2007

Zamanında doğmuş bebeklerin yaklaşık yüzde 60 ı doğum sonrası ilk hafta içinde sarılık geçirirler ve bu oran prematüre bebeklerde yüzde 80 e çıkar.Sarılık (cildin sarı bir renk alması) kendi başına bir hastalık olarak meydana gelmez; daha çok, yeni doğmuş bebeğin karaciğerinin henüz olgunlaşmamış olması nedeniyle metabolizmadaki bilirubin yüzünden meydana gelir. Dolayısıyla, bilirubin cilde vurur ve sarımsı bir renk verir.

Bazı bebekler doğuştan sarılıktır, bazısı da, sarılık meydana getiren duruma bağlı olarak doğumdan sonra sarılık olur. Doğuştan gelen ya da doğumdan 24 saat sonra ortaya çıkan sarılık, kanama, sepsis (kanda meydana gelen bir enfeksiyon) ve bebekle anne arasında kan uyuşmazlığı gibi ciddi bir problem nedeniyle meydana gelebilir. Eğer doktorunuz bu olasılıklardan şüpheleniyorsa, özel kan testleri yapılacaktır.

Tipik olarak çoğu bebek doğduktan iki ya da üç gün sonra sarılık olur. Bu, fizyolojik sarılık olarak adlandırılır ve nedeni, olgunlaşmamış karaciğerin bilirubini metabolizmadan atmakta yeterli olmaması ile birlikte fetusa ait kırmızı kan hücerelerinin bozulmasıdır.

Doğumdan sonraki ilk hafta içinde fakat üçüncü günden sonra meydana gelen sarılık, bir enfeksiyon yüzünden meydana geliyor olabilir.

Bir bebeğin doğumundan sonraki ilk haftadan sonra sarılık olmasının nedeni anne sütü (her ne kadar böyle bir durum anne sütüyle beslenen ve normal zamanında doğmuş 200 bebekten 1 inde meydana geliyorsa da) ya da kalıtımsal kan veya karaciğer hastalıkları olabilir. Sarılığın ilk ay boyunca ortadan kalkmaması durumunda, bunun nedeni karaciğer anormalliği, ciddi bir enfeksiyon ya da enzim yetersizliği olabilir.

Doktorunuz yeni doğmuş bebeğinizi sarılık belirtileri olup olmadığını anlamak için dikkatle muayene edecektir. Eğer bebeğinizin sarılığı gittikçe artıyorsa, doktorunuz bilirubin konsantrasyonunun ölçülmesi için periyodik kan testleri yaptırmanızı önerebilir.

Çoğu fizyolojik nedenli sarılık geçiren bebekler çok az bir tıbbi gözleme gereksinim duyarlar. Genellikle bir hafta, en çok 10 gün içinde sarılık durumu ortadan kalkar. Bununla beraber, fizyolojik sarılığın ciddiyeti ırksal ya da etnik kökenden çok etkilenmektedir; normal zamanında doğmuş Çinli, Japon, Koreli ve Amerikan Kızılderili bebekleri bu durumdan daha ciddi oranda etkilenmektedirler.

Eğer bebeğinizde önemli oranda fazla miktarda bilirubin varlığı sözkonusu ise bebeğiniz yüksek yoğunluklu ışıkla (fototerapi) tedavi edilebilir. Bilirubin ışığı emer; safra ve idrar şeklinde vücuttan atılır. Bu tedaviye bilirubin miktarı bebeğin sağlığı açısından güvenli bir düzeye düşürülünceye kadar devam edilir.

Fototerapinin (ışık tedavisi) yan etkisi olarak vücutta ciltte kızarıklık, sıvı dışkılama ve su kaybı meydana gelir.